ISSN: 2149-2247 | E-ISSN: 2149-2549

Quick Search




Erciyes Med J: 28 (1)

Volume: 28  Issue: 1 - 2006

ORIGINAL ARTICLE
1.Evaluation of Occupational Injury Cases in the Department of Forensic Medicine, Ankara University Medical Faculty Between 1993-2003
Gürol Cantürk, Burcu Eşiyok, Hacer Yaşar, Bülent Doğan, Hamit Hancı
Pages 1 - 6
Amaç: Bu çalışmada Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına başvuran ve muayenesi yapılarak rapor düzenlenen iş kazası olgularının yaş, cinsiyet, travma lokalizasyonu ve maluliyet oranı yönünden analizi amaçlandı.

Gereç ve Yöntem: 1 Temmuz 1993-30 Haziran 2003 tarihleri arasında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına iş kazası geçirmesi nedeniyle başvuran ve maluliyet oranları hesaplanan 32 olguya ait raporlar retrospektif olarak incelendi.

Bulgular: Olgularımızın %96.9 (n=31) erkek ve %3.1(n=1) kadındı. 31-40 yaş grubundaki olgular % 31.1 oranı ile ilk sırada gelmektedir. %43.7 ile el, en çok etkilenen vücut bölgesi olarak saptanmıştır. Maluliyette dikkate alınan lezyonlarda %33.3 lük oranla eklem ankilozları ilk sırada gelmektedir.

Sonuç: Tüm olguların %42.8'inin maluliyet oranı %31.0 ve üzeridir. Elde edilen veriler literatürde yer alan çalışmalarla karşılaştırılmıştır.
Purpose: In this study, occupational injury cases admitted to the Department of Forensic Medicine, Ankara University Medical Faculty and official forensic reports after the obligatory examinations were analysed in terms of sex, age, time, trauma location, and rate of disability.

Material and Methods: This study is composed of all individuals with occupational injuries who had been examined in order to determine individual percent OF disability by The Department of Forensic Medicine, Ankara University Medical Faculty between July 1, 1993- June 30, 2003. Thirty-two people were included in the study, 31 male and 1 female.

Results: The results indicated that the age group with the greatest number (31.1%) of trauma was between 31-40 years. The most common location of injury was in the hand (43.7%). The most common disability was joint ankylosis (33.3%).

Conclusion: 42.8% of cases had 31.0% or higher ratio of disability. We compared our results with other studies in the literature.

2.Correlation of Total Energy, Pulse Energy and Pulse Number with Intraocular Pressure Rise After YAG Laser Posterior Capsulotomy
Tongabay Cumurcu, İlker Etikan
Pages 7 - 12
Amaç: Arka kapsül opasifikasyonu (AKO) tanısı ile Nd: YAG lazer kapsülotomi yapılan hastalarda atış sayısı, atış başına düşen enerji ve toplam enerjinin göz içi basıncı (GİB) ile olan ilişkisini değerlendirmek.
Gereç ve Yöntem: Çalışma AKO tanısı almış ve Nd: YAG lazer arka kapsülotomi yapılan, psödofak 30 hastada yapılmıştır. Çalışmaya katılan tüm hastalara işlemden 1 saat önce profilaktik % 1'lik apraklonidin damlatıldı.İşlemden 1 saat önce ve işlemden 30 dakika, 1 saat, 2 saat, 4 saat, 1gün ve 1 hafta sonra GİB'ları Goldman applanasyon tonometrisi ile ölçüldü.
Bulgular: Atış sayısı ile işlem sonrası 30.dakika, 1. saat, 2. saat, 4. saat ve 1. gün GİB artışı arasında anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki saptanırken, 1. haftada anlamlı bir ilişki izlenmedi. Atış enerjisi ile işlem sonrası 30. dakika, 1. saat, 2. saat ve 4. saat GİB artışı arasında anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki varken, 1. gün ve 1. haftada anlamlı bir ilişki saptanmadı.
Toplam enerji ile işlem sonrası 30.dakika, 1. saat, 2. saat, 4. saat ve 1. gün GİB artışı arasında anlamlı ve pozitif yönde bir ilişki saptanırken, 1. haftada anlamlı bir ilşki izlenmedi.
Sonuç: Çalışmamız litertaürdeki çalışmalarla uyumlu olarak işlem esnasında uygulanan atış sayısı, atış enerjisi ve toplam enerjinin ani GİB artışı riskini arttıracağını göstermektedir.Bu sebeple işlem öncesi antiglokomatöz profilaksiye ek olarak mümkün olduğu kadar düşük atış enerjisi ve düşük atış sayısı ile işlemi tamamlamak hedeflenmelidir.
Subject: To evaluate the effect of number of pulses, energy per pulse and total energy on intraocular pressure (IOP) in patients with posterior capsule opasification and were treated with YAG laser posterior capsulotomy.
Material and Methods: Thirty pseudophacic patients with posterior capsule opacification were treated with Nd: YAG laser capsulotomy. All the patients included in the study were treated with prophilactic %1 apraclonidine, administered one hour before the procedure. IOP was measured with Goldmann applanation tonometry one hr before and 30 min, 1 hr, 2 hr, 4 hr, 24 hr and 1 week after the process.
Results: There was a positive relation between the number of pulses and rise in IOP at 30 min, one hr, 2 hr, 4 hr and 24 hr after the procedure but no significant relation was found in one week results. A positive and significant relation betwen pulse energy and rise in IOP was found at 30 min, one hr, 2 hr and 4 hr after the procedure. There was no significant relation in 24 hr and one week values after the procedure.
In addition there was a positive relation between total energy and the rise in IOP at 30 min, one hr, 2 hr, 4 hr and 24 hr after the process. The rise in IOP one week after the process was not significant.
Conclusion: This study indicates that pulse number, pulse energy and total energy which was applied during the operation, increases the risk of a sudden rise in IOP. Because of this in addition to using preoperative antiglaucomatous prophilaxy, during the operation minimum pulse energy and pulse number should also be used.

3.A New Technique For Volume Measurement of Asymmetrical Breasts
Safvet Örs
Pages 13 - 18
Amaç: Asimetrik meme cerrahisinde memeler arasındaki gerçek hacim farkının ortaya konması son derece önemlidir. Farkın objektif değerlendirilmesi için şişirilebilir meme protezlerini baz alarak basit bir yöntem geliştirdik.

Hastalar ve Yöntem: Geliştirilen yöntemde Tegtmeier tarafından geliştirilen mamometre ve yuvarlak expander kullanıldı. Yuvarlak expander simetrik veya asimetrik memeye subpektoral veya subrapektoral yolla yerleştirildi. Bu expander normal taraf meme hacmi kadar serumla şişirildi. Kullanılan serum hacmine expander hacmi eklenerek iki meme arasındaki hacim farkı elde edildi. Bu teknik 4 asimetrik ve 10 simetrik meme büyütme hastasında kullanıldı.

Sonuç: Sunulan yöntemin meme büyütme ameliyatlarında kullanılacak protez boyutunu tahmin etmede ve asimetrik memeler arasındaki farkı hesaplamada cerrahlara yardımcı olacağını düşünmekteyiz.
Purpose: Accurate measurement of the differences in volume between breasts is extremely important. To enable surgeons to base their estimation on an objective evaluation, we have developed a simple method based on an inflatable mammary prosthesis.

Patient and Methods: In our method we used a round expander and a commercial mammometer developed by Tegtmeier. The round expander was placed around asymmetrical and symmetrical breasts, through the suprapectoral or subpectoral method. The round expander was filled with saline to the level of normal breast volume. The volume of the saline used was measured and added to the expander tare. The total volume of the expander tare and the measured saline shows the difference in volume between the two breasts. We have used our method on 4 cases of asymmetrical and 10 cases of symmetrical breasts.

Conclusion: This method allows the measurement of the volume differences of asymmetric breasts and also helps the surgeon to estimate the size of prosthesis to be used in augmentation mammoplasty.

4.The Importance of Results of MEFV Gene Analysis in Cases Prediagnosed as “Familial Mediterranean Fever”
Emre Yalçınkaya, Şefik Güran, Burcu Gülay Nas, Nurcan Dursun, Necat İmirzalıoğlu
Pages 19 - 24
Amaç: Sunulan çalışmada Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) ön tanısı almış hastalarda“familial Mediterranean fever locus”- MEFV gen mutasyonlarının araştırılması amaçlanmıştır.

Gereç ve yöntem: AAA ön tanısı konan 83 olguda MEFV geninde en sık mutasyon tanımlandığı bildirilen M680I, M694V, V726A ve E148Q mutasyonları PCR amplifikasyon sonrası kit kullanılarak (PRONTOTM AAA Basic) incelenmiştir.

Bulgular: Değerlendirilen 83 olgunun 29' unda bu bölge için mutasyon tanımlanamazken 54 olguda mutasyon tanımlanmıştır (%65). Olguların 14' ünde homozigot mutasyon bulunmuştur (%17). Homozigot mutasyon bulunan 14 olgunun dördünde M680I/M680I, onunda M694V/M694V saptanmıştır. Sonuçlar klinikte daha ağır tablo ile seyrettiği ileri sürülen M694V ve M680I mutasyonlarının bizim içinde bulunduğumuz toplumda çok sık gözlendiğini göstermektedir. 40 (%48) olguda heterozigot mutasyon tanımlanmıştır. Heterozigot mutasyon tanımlanan 40 olgunun yedisinde bu gene ait iki mutasyon gözlenmiştir-“compaund heterozygote” (M680I/M694V iki olguda, M694V/V726A üç olguda, E148Q/M694V bir olguda, M680I/V726A bir olguda).

Sonuç: Bulgular toplumumuzda MEFV genine ait mutasyonların yüksek taşıyıcılık oranını göstermesi yönünden ilgi çekicidir. Günümüzde AAA tanısında MEFV gen mutasyonlarının bulunması önemli bir tanı kriteridir.
Purpose: In this study we aimed to determine “familial mediterranean fever locus” MEFV gene mutation in cases with a prediagnosis of familial mediterranean fever (FMF).

Material and methods: MEFV mutations reported as being frequently seen (M680I, M694V, V726A and E148Q) were analyzed with PCR amplification kit (PRONTOTM FMF Basic, Savyon Diagnostic Ltd.) on 83 cases who were suspected of having FMF.

Results: In 29 out of 83 cases, no mutations were observed whereas in 54 (65%) out of 83 cases, mutations in MEFV locus were observed. In 14 cases (%17), homozygote mutation of one locus was found. M680I/M680I homozygote mutation was observed in four cases and M694V/M694V homozygote mutation in ten cases. These results demonstrate that M694V and M680I (these mutations are suggested to have more serious clinic patterns) mutations are seen frequently in our country. Forty cases (48%) had heterozygote mutations in MEFV gene. Seven out of 40 cases had compound heterozygote mutations (M680I/M694V mutations in 2 cases, M694V/V726A mutations in three cases, E148Q/M694V mutations in one case, and M680I/V726A mutations in one case).

Conclusion: Our results represent a high carrier rate of mutations in MEFV gene in our country. Today, genetic analysis of MEFV gene is an important diagnostic criteria of FMF disease.

REVIEW
5.Immunity of Tuberculosis
Yusuf Özbal
Pages 25 - 34
Mycobacterium tuberculosis, konak-patojen ilişkilerinin yönlendirilmesinde rol oynayan birçok yapısal komponentler içeren bir basildir. Bu makalede, M. tuberculosis infeksiyonunda konağın immün yanıtı, etkin koruyucu immünitede makrofajlar, T lenfositler ve sitokinlerin rolü vurgulanmış, mikobakteriyel antijenlerin MHC-I, MHC-II ve CD1 molekülleri üzerinden T hücrelerine sunulması ile kazanılan immünite özetlenmiştir.
İnsanlar mikobakteriyel infeksiyona birçok yolla dirençlidirler. Birincisi, infeksiyöz etkenle ilk karşılaşmada infeksiyona karşı doğal savunma yoluyla ya dışarı atılır veya öldürülür. Özgül olmayan doğal savunmalar, kazanılan immünite gelişinceye kadar infeksiyonu kontrol altında tutmada önemlidir. Kazanılan immünite gelişmesi haftalar alır, çünkü T lenfositlerin özgül antijenleri tanıması, prolifere olması ve effektör hücre şeklinde farklılaşması gerekmektedir. Kazanılan immünite bir kez oluştuğu zaman infeksiyon genellikle kontrol altına alınır ve patojen elimine edilir. Mikobakteriler, aktive olan makrofajların etkilerine direnç kazanırsa, granülom denilen karakteristik lokalize inflamatuar bir yanıt çıkmaktadır. Mikobakteriler granulom hücreleri içinde persistan olarak kalabilmekte ve persistan basiller infeksiyonun başlangıcından yıllar sonra reaktive olarak hastalık formunu oluşturabilmektedir.
İnfeksiyondan hemen sonra basiller alveoler makrofajlar tarafından fagosite edilir ve ilk fagosomların içinde canlıdırlar. Takiben dentritik hücrelerin toplanması ve CD4+ ile CD8+TH lenfositlerin devreye girmesiyle hücre aracılı yanıt gelişmektedir. Makrofajların aktivasyonu, inflamatuar CD4+TH lenfositler ve uyarılan makrofajlar tarafından salınan makrofaj aktivatörü INF-γ nın hücre membranına bağlanmasıyla sağlanmaktadır. Aktive olan makrofajlar intraselüler bakteriyi öldürebilir, aynı zamanda lokal doku hasarına neden olabilirler. İnflamatuar CD4+ TH lenfositleri, sadece infekte makrofajların aktivasyonu değil, infeksiyon alanına taze makrofajların gelmesini ve fagosite edilen fakat sindirilmeyen bakteri içeren immün yetersiz makrofajların öldürülmesini sağlayan çeşitli sitokin ve kemokin salarlar. İnflamatuar CD4+TH lenfositleri tarafından oluşturulan gecikmiş tip aşırıduyarlılık reaksiyonu, hem antijen birikimi olan bölgede lokal inflamatuar yanıtı aktive eder, hemde doku hücrelerini öldürür. Gecikmiş tip aşırıduyarlılık, antijen uyarımına bağlı olarak inflamuar CD4+TH lenfositleri tarafından salınan sitokinlerle yönlendirilir. Bu reaksiyon, koruyucu savunma mekanizmalarına benzer, farkı sadece antijenin yapısı ve kaynağıdır.
M.tuberculosis has several structural components that play a role in directing these host-pathogen interactions. The host immune response in M.tuberculosis infection, with emphasis on the roles of macrophages, T lymphocytes and cytokines network in effective protective immunity, as well as acquired immunity with presentation of mycobacterial antigens by MHC I, MHC II and CD1 molecules to T cells are summarized in this review.
Humans resist infection with mycobacteria in several ways. First, innate defenses against infection exclude infectious agents or kills them on first contact. Non-adaptive responses are crucial to control infection and hold them in check until acquired immunity can be generated. Adaptive immunity takes several weeks to develop, as T lymphocytes must encounter their specific antigen, proliferate and differentiate into effector cells. Once an adaptive immun response has occured, the infection usually controlled or pathogen eliminated. When mycobacteria resist the effects of macrophage activation, a characteristic localized inflammatory response called a granuloma develops. Mycobacteria can persist in the cells of the granuloma and persistent bacilli can reactivate to form disease many years to decades after initial infection.
Soon after infection, the bacilli are phagocytosed by alveolar macrophages and survive within early phagosomes. Subsequent recruitment of dendritic cells leads to cell-mediated responses involving CD4+ and CD8+TH cells. Macrophage activation is mediated by membrane-bound signals delivered by the inflammatory CD4+TH lymphocytes, as well as by the potent-macrophage activating cytokine INF-γ, which is secreted by these cells. Activated macrophages can kill intracellular bacteria, also cause local tissue damage. Inflammatory CD4+ TH lymphocytes produce a range of cytokins and chemokines that not only activate infected macrophages but can also kill senescent macrophages to release engulfed bacteria, recruit fresh macrophages to sites of infection. Delayed-type hypersensitivity reaction is mediated by Inflammatory CD4+TH lymphocytes that either activate local inflammatory responses in the site of antigen depositon or kill tissue cells directly. The Delayed- type hypersensitivity is directed by cytokins released by Inflammatory CD4+TH lymphocytes stimulated by antigen. This reaction is mecanistically identical to protective responses, different only in the source and nature of the antigen.

CASE REPORT
6.Computerized Tomography and Ultrasonography Findings of Two Cases With Parotid Gland Lipoma
Tülay Özer, Hüseyin Özdemir, Ahmet Savranlar, Kamran Mahmut Yazıcıoğlu
Pages 35 - 37
Lipomlar sık izlenen benign yumuşak doku kitleleri olmalarına rağmen parotis bezinde oldukça nadir görülürler. Bu lezyonlar ultrasonografide (US) genellikle hipoekoik kitle şeklinde izlenirler ve bilgisayarlı tomografide (BT) düşük yağ dansiteleri ile tanınabilirler. Parotis bezinde lipom tespit ettiğimiz iki olgunun US ve BT bulgularını sunuyoruz.
Although lipomas are common benign soft tissue neoplasm, they are rarely found in the parotid gland. These lesions are usually observed as hypoechoic mass in ultrasonography (US) and are recognized by their low fat density in computerized tomography (CT). We report the findings of US and CT in two cases which were determined by the lipoma of the parotid gland.

7.A Case of Aplasia Cutis Congenita with Failure of Expanded Scalp Flaps
İrfan Özyazgan, Teoman Eskitaşçıoğlu
Pages 38 - 43
Aplasia Cutis Congenita (ACC) derinin bir kısmının doğuştan eksikliği ile kendini gösteren nadir bir hastalıktır. Hastalık daha çok vertekste olmak üzere vücudun her yerinde görülebilir. Etiyolojide bir çok faktör suçlanmaktadır; bunlardan birisi de vasküler anomalilerdir. Özellikle verteksteki geniş ve derin defektler cerrahi girişim gerektirir. Bu yazıda, doğumdan sonra spontan olarak iyileşen ve kliniğimize, vertekste 12 x 13 cm'lik bir alopesik skatrisyel alan nedeniyle başvuran 5 yaşında bir erkek ACC hastası sunulmaktadır. Alopesik skarın altında kraniyal kemik defektinin de bulunduğu belirlenen hastada, alopesik skar dokusunun tedavisi için, komşu saçlı deri bölgesinde genişletme planlandı. Genişletme periyodu problemsiz geçti. Skar dokusunun eksizyonundan sonra oluşan defekte, genişletilmiş saçlı deri transpozisyon flebi şeklinde adapte edilirken, kraniyal defekt için de kosta kemik greftleri ile kraniyoplasti yapıldı. Ameliyat sonrası dönemde, hiçbir gerginlik olmamasına rağmen flepte venöz yetmezlik gelişti ve flep kaybedildi. Hemen sonrasında defekti kapatmak için yine komşu saçlı deriden yeni bir transpozisyon flebi yapıldı. Bu flepte de venöz yetmezlik ile parsiyel flep kaybı gerçekleşti. Bu flep kaybı sonrasında nekrotik bölgelerin debritmanı sonrası oluşan defekte deri grefti uygulandı. Sonuçta kemik greftleri korunmakla birlikte, başlangıçtaki kendiliğinden iyileşmiş alandaki skatrisyel alopesi yerine, deri greftine bağlı alopesik alanlar nedeniyle kısmen tatmin edici sonuç elde edildi. Bu olgudan edindiğimiz deneyimlerimizle saçlı derideki ACC defektlerinin kapatılması için transpozisyon flepleri yerine dolaşım açısından daha güvenli olan bipediküllü veya ilerletme şeklinde planlanan flep uygulamalarının daha uygun olacağını düşünmekteyiz.
Aplasia Cutis Congenita (ACC) is a rare disorder characterized by the congenital absence of a portion of skin. The disease may involve any site of the body, preferentially the vertex of the scalp. More than one single cause is considered as responsible for the aetiology of the disease, including vascular anomalies. If the defects are large or deep, especially on the vertex, surgical intervention is necessary.We report on a 5 year-old ACC case that healed spontaneously after birth and, was admitted to our hospital for a 12 x 13cm cicatrixial alopecic area and skull defect on the vertex. For treatment, expanded scalp flaps were planned and applied after a non-problematic expansion for a long period. The expanded scalp flap was transposed to the defect and although there was no tension, venous insufficiency developed and the flap was lost during the post-operative period. Immediately after this, another transposition flap was used to close the skin defect. Again, partial flap failure with venous insufficiency developed. A split skin graft was applied after granulation tissue developed on the site of debrided necrotic areas. The final result was partially satisfactory with alopecic areas due to skin graft instead of scar that resulted from the spontaneously healed skin defect and preserved bone grafts. We suggest that the flaps used for reconstruction of ACC defect in the scalp should be either advancement or bipedicled flaps, because of better reliability.

8.Presentation Of A Child With Isolated Hemihypertrophy And Rewiev Of The Literature
Necati Balamtekin, Adnan Öztürk
Pages 44 - 46
Üç aylık erkek bebekte sol taraf ekstremitelerin sağ taraf ekstremitelerden daha uzun ve kalın olduğu (hemihipertrofi) saptandı. Hemihipertrofinin, bileşenlerinden birinin hemihipertrofi olduğu sendromlardan birisi mi, yoksa izole hemihipertrofi mi olduğu araştırıldı. İzole hemihipertrofi olduğu saptanan hasta, hemihipertrofi ile birlikte sık görülen çocukluk çağının embiryonal tümörleri yönünden de incelemeye alındı. Konjenital izole hemihipertrofi saptadığımız hasta, bu hastalarda çocukluk çağı embiryonal tümör gelişme riski göz önünde bulundurularak üç ayda bir kapsamlı fizik muayene ve altı ayda bir abdominal ultrasonografi planlanarak takibe alındı.
It was determined that left-side extremites of three-month- old–male infant are longer and thicker than right extremities. It was investigated whether hemihypertrophy of symptom of syndromes or isolated hemihypertrophy. The patient determined isolated hemihypertrophy was also investigated by us on childhood embiryonic neoplasia with hemihypertrophy. The patient has been planned to observe with comprehensive examination in every 3 months and abdominal ultrasound scan every 6 months, in case the risk of probable devaloping embiryonic neoplasia in childhood

LookUs & Online Makale