ISSN: 2149-2247 | E-ISSN: 2149-2549

Quick Search




Erciyes Med J: 34 (4)

Volume: 34  Issue: 4 - 2012

ORIGINAL ARTICLE
1.Glutathione S-Transferase Z1 Gene Polymorphism in Turkish Population
Sevim Karakaş Çelik, Nurcan Aras Ateş, Lülüfer Tamer-gümüş
doi: 10.5152/etd.2012.44  Pages 160 - 164
Amaç: Glutatyon S-Transferaz zeta (GSTZ1), GST izoenzimlerinin yeni bir üyesidir. GSTZ1 geninde bir çok polimorfik bölge vardır. 94 ve 124. pozisyonlardaki nükleotid değişimleri sonucu GSTZ1’in 4 alleli bulunmaktadır: GSTZ1*A (A94A124), GSTZ1*B (A94G124), GSTZ1*C (G94G124) ve GSTZ1*D (G94A124). Bu çalışmanın amacı Türk Populasyonundaki GSTZ1 gen polimorfizminin dağlımını belirlemektir.
Gereç ve Yöntemler: Mersin bölgesinden akraba olmayan 80 sağlıklı bireyin DNA’sı High Pure Template Preparation Kiti kullanılarak lenfositlerden izole edilmiştir. Türk Populasyonundaki GSTZ1 polimorfizmi PCR-RFLP yöntemi ile belirlenmiştir.
Bulgular: GSTZ1*A, GSTZ1*B, GSTZ1*C ve GSTZ1*D allel frekansları sırasasıyla %1,2; %20; %76,9 ve %1,9’dur.
Sonuç: Bu çalışmada Türk populasyonunda GSTZ1 allel dağılımını gösteren ilk sonuçlar verilmiştir. GSTZ1*A allel frekansının bu çalışmada diğer populasyonlara oranla daha düşük olduğu tespit edilmiştir.
Objective: Glutathione S-Transferase zeta (GSTZ1) is a new member of glutathione S-transferase isoenzymes. There are several polymorphic regions in the GSTZ1 gene. The result of two base changes at nucleotide positions 94 and 124, GSTZ1 gene has four alleles, GSTZ1*A (A94A124), GSTZ1*B (A94G124), GSTZ1*C (G94G124) and GSTZ1*D (G94A124). The aim of the present study was to investigate the distribution
of GSTZ1 gene polymorphism in the Turkish population.
Material and Methods: Eighty unrelated healthy subjects who were admitted to the hospital from the Mersin region were included in the study and DNA samples were extracted from the lymphocytes by using High Pure Template Preparation Kit. The polymorphism of GSTZ1 was performed by PCR-RFLP in Turkish population.
Results: The distributions of GSTZ1*A, GSTZ1*B, GSTZ1*C and GSTZ1*D allele frequencies are 1.2%, 20%, 76.9% and 1.9%, respectively.
Conclusion: This study presents the first results of GSTZ1 allele distributions in the Turkish population. In the present study the frequency of GSTZ1*A allele was lower than in the other populations.

2.Comparison of Effect of Intraarticularly Delivered Levobupivacaine Morphine and Tramadol Combinations on Postoperative Analgesia Following Arthroscopic Knee Surgery
Sancar Serbest, Mustafa Tarık Oğuz, Hacı Bayram Tosun, Halil Gökçe, Geylan Işık
doi: 10.5152/etd.2012.45  Pages 165 - 169
Amaç: Artroskopik diz cerrahisi sonrası intraartiküler uygulanan levobupivakain, morfin ve tramadol kombinasyonlarının postoperatif analjezik etkinlikleri karşılaştırıldı.
Gereç ve Yöntemler: Artroskopik cerrahi planlanan 66 olgu rastgele 3 gruba ayrıldı. Grup L’de 100 mg levobupivakain, grup LM’de 100 mg levobupivakain+10 mg morfin ve Grup LT’deki hastalara ise 100 mg levobupivakain+100 mg tramadol turnike açılmadan 10 dakika önce intraartiküler yolla uygulandı. Postoperatif 5, 10, 30 ve 60. dakikalarda, 2, 6, 12 ve 24. saatlerde ve 3. ile 7. günlerde Visüel Analog Skala ile değerlendirildi. Visüel analog skala 5 ve üzerindeki değerlerde ek analjezik uygulandı.
Bulgular: Gruplarda postoperatif analjezi değerlendirildiğinde; 3 grupta da etkin postoperatif analjezi kalitesi sağlandığı saptandı. Hemodinami ve sedasyon düzeyleri yönünden her üç grupta da farklılık bulunmadı. Ek analjezik gereksinimi erken postoperatif dönemde (ilk 30 dakika) Grup L’de 7, Grup LM’de 2 ve Grup LT’de 5 hastada gözlemlendi ancak gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede bir fark saptanmadı.
Sonuç: Artroskopik diz cerrahisinde intraartiküler levobupivakain, levobupivakain-morfin ve levobupivakain-tramadol uygulamalarının etkin bir postoperatif analjezi sağladığı düşünüldü.
Objective: We compared the effects of intraarticularly administered levobupivacaine, morphine and tramadol combinations used for postoperative analgesia after arthroscopic knee surgery.
Material and Methods: Sixty six patients who underwent arthroscopic knee surgery were divided randomly into three groups as follows. Patients in group L received 100 mg levobupivacaine, group LM received 100 mg levobupivacaine+10 mg morphine, and group LT received 100 mg levobupivacaine + tramadol via intraarticular route 10 minutes before tourniquet deflation. Visual analog scores were recorded at 5th, 10th, 30th,
and 60th minutes, 2nd, 6th, 12th, and 24th hours, and on 3rd and 7th postoperative days. Additional analgesic was administered to patients whom VAS was ≥5.
Results: No difference was found regarding demographic and hemodynamic data. Postoperative analgesia was found to be effective in all of the groups. There was no difference when comparing postoperative hemodynamic parameters and sedation levels between the groups. The groups were also statistically similar regarding additional analgesia requirements.
Conclusion: We concluded that administration of levobupivacaine alone, levobupivacaine plus morphine, and levobupivacaine plus tramadol intraarticularly during arthroscopic knee surgery provided effective postoperative analgesia.

3.A Prospective Survey of Accidental Catheter and Tube Removal in a Surgical Intensive Care Unit
Mehmet Fatih Canpolat, Murat Urkan, Gökhan Yağcı, Ismail Hakkı Özerhan, Ali Harlak, Çağlayan Ateş, Abdurrahman Şimşek, Turgut Tufan
doi: 10.5152/etd.2012.46  Pages 170 - 173
Amaç: Cerrahi yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) plansız kateter çıkmaları hastaların yetersiz monitörizastonu ve/veya tedavisine neden olabilir. Biz, YBܒde takip ve tedavi edilen hastalarda plansız kateter ve tüp çıkmalarının sıklık ve özelliklerini incelemeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntemler: Bu prospektif gözlemsel çalışma 16 yataklı YBܒde 19 Eylül 2009-02 Mart 2010 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Dört araştırmacı, YBܒde verileri kaydetti. Kateter/ tüp çıkmaları hasta ilişkili olanlar ve sağlık personeli ilişkili olanlar olarak sınıflandırıldı. Kazara gerçekleşen vasküler kateter ve non vasküler kateter/tüp çıkmaları incelmeye dahil edildi. YBܒde iş yoğunluğunun fazla olduğu (≥8) ve az olduğu
(≤7) dönemler olarak karşılaştırıldı.
Bulgular: Bin iki yüz doksan bir hasta gününde toplam 608 hasta gözlemlendi. Toplam 92 (%6,2) plansız çıkma olayı kaydedildi. Bunlardan 72’i (%4,8) hasta ilişkili ve 20’sı (%1,3) sağlık çalışanı ilişkili plansiz kateter/tüp çıkmaları idi. İş yoğunluğunun fazla olduğu dönemlerde (%9,6), az olduğu dönemlere göre (%3,1) anlamlı olarak daha çok olay meydana geldi (p<0,001). Kateter/tüp çeşidine göre alt grupların analizi, periferik venöz kanüller ve genel alt grup olarak non-vasküler tüplerin, yoğunluğun fazla olduğu günlerde az olduğu günlere göre daha sık çıktığını gösterdi (Sırasıyla p=0,008 ve p<0,001).
Sonuç: Cerrahi YBܒnde plansız kateter/tüp çıkmaları monitorizasyon gerektirecek kadar sık meydana gelmektedir. Bu çalışma, yoğun bakım ünitesinde tedavi edilen hasta sayısının personel sayısına göre fazla olması durumunda plansız çıkan kateter sayısının daha da artacağını göstermektedir.
Objective: Unplanned catheter removal (UCR) in the surgical intensive care unit (sICU) can result in insufficient treatment or monitoring of patients. Our aim was to evaluate the frequency and clinical features of UCRs in sICU patients.
Material and Methods: This prospective observational study was run in a 16-bed sICU from 19/09/2009 through 02/03/2010. Four researchers observed the study. The staff in sICU was unaware of observation. Every UCR were classified as either a patient-related incident or health care staff-related incident. Both vascular and non-vascular UPRs were included. A comparison was made between conditions with (pts: ≥8) and
without (pts: ≤7) heavy workload in sICU.
Results: Six hundred and eight patients were observed in 1291 patient days. Overall, 92 (6.2%) incidents were recorded. Of these, 72 (4.8%) were patient-related and 20 (1.3%) health care staff-related catheter and tube removals. UCRs occurred more frequently on days with heavy workload compared to other days (9.6% v.s. 3.1%; p<0.001). Subgroup analysis revealed that peripheral vein catheters (p=0.008) and non-vascular
tubes (p <0.001) were more likely to be accidentally removed on days with heavy workload compared to other days.
Conclusion: Unplanned catheter removal in sICU is prevalent to the extent that it requires close monitoring. Our results suggest that the likelihood of accidental removal increases on days when a high number of patients are admitted.

4.Comparison of the Cervical Culture Results in Preterm Labor and Premature Rupture of Membranes
Şevki Çelen, Reyyan Özcan Temizkan, Elif Gül Yapar Eyi, Tuğban Seçkin, Sibel Saygan, Mehmet Şahin Özkan
doi: 10.5152/etd.2012.47  Pages 174 - 177
Amaç: Normal gebeler ile preterm eylem ve prematür membran rüptürü olan gebelerin servikal kültür sonuçlarının ilişkilendirilmesi.
Gereç ve Yöntemler: Çalışma hastanemize Ocak 2010-Kasım 2010 tarihleri arasında başvuran hastalarda prospektif olarak yapılmıştır. 439 gebe değerlendirilmeye alınmıştır. Bunlardan 121’i normal gebelik, 170’i preterm eylem, 148’i prematür membran rüptürüydü. Bu 439 hasta 24-32 yaş grubunda, sigara içmeyen ve vücut kitle indeksi 20-27 arasında olan gebelerdi. Bu hastaların gebeliğinde veya öncesinde herhangi bir ek hastalığı bulunmamaktaydı. p<0,05 için sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.
Bulgular: Kültürde tespit edilen üreme sırasıyla normal gebelik grubunda %14,9, preterm eylem de %41,8, prematür membran rüptüründe %30,4’dür. Her üç grupta da en çok saptanan mikroorganizma Escherichia coli (E. coli) olmuştur. Normal gebelik grubuna göre preterm eylemde üreme istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001, odds ratio (OR) 4,1; %95 güvenlik aralığı (CI) 2,284-7,375). Yine prematür membran
rüptürü olanlarda üreme anlamlı bulunmuştur (p=0,003; OR 2,5; %95 CI 1,357-4,606).
Sonuç: Preterm eylem ve prematür membran rüptüründe servikal kültürde üreme normal gebelere göre yüksek bulunmuştur.
Objective: To analyze the cervical culture results of pregnant women who present with normal pregnancy, preterm labor and premature rupture of membranes.
Material and Methods: This study was prospectively done on 439 patients who were admitted to our hospital between January and November 2010. One hundred twenty-one were normal term pregnancies, 170 were preterm labor and 148 of them had premature rupture of membranes. The age range of the patients was 24-32 age, they were non-smokers and the mean body mass index is between 20 and 27. There was not additional disease in these patients in pre-pregnancy or pregnancy. p<0.05 was considered statistically significant.
Results: Detected colonization in culture was 14.9%, 41.8%, 30.4 for normal pregnancy, preterm labor and premature rupture of membranes respectively. The most common microorganism was Escherichia coli for all groups. Colonization of microorganisms in preterm labor was statistically significant compared with normal pregnancy (p<0.001, odds ratio (OR) 4.1; 95% confidence interval (CI) 2.284-7.375). Colonization of microorganisms was also statistically significant for pregnant women with premature rupture of the membranes (p=0.003, OR 2.5; 95% CI 1.357-4.606).
Conclusion: Colonization in cervical culture for preterm labor and premature rupture of membranes was statistically higher compared with normal pregnancy.

5.Factors That Affect Survival in Patients with Allogeneic Hematopoetic Stem Cell Transplantation
Cem Şahin, Leylagül Kaynar, Fatih Kurnaz, Çiğdem Pala, Serdar Şıvgın, Bülent Eser, Fevzi Altuntaş, Mustafa Çetin, Ali Ünal
doi: 10.5152/etd.2012.48  Pages 178 - 183
Amaç: Allojenik hematopoetik kök hücre nakli yapılan hastalarda nakil başarısını etkileyebilecek faktörlerin sağkalım üzerine etkisinin belirlenmesi amaçlanmaktadır.
Gereç ve Yöntemler: Kök hücre nakli yapılan 184 hastanın verileri geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastalar tanı, nakil anındaki hastalık durumu, nakil zamanı, tanı ile nakil arasında geçen süre, doku uyumu, alıcı verici arasındaki cinsiyet uyumu, nakil sırasında verilen CD34 kök hücre miktarı, uygulanan hazırlık rejimleri ve akut lösemili hastalar için tanı anındaki risk durumlarına göre gruplara ayrıldı. Gruplar arasındaki sağkalım oranları Kaplan-Meier survival analiz yöntemiyle hesaplanırken mortaliteye etki eden faktörlerin belirlenmesi ve göreceli risk tayininde cox regresyon testi ile çoklu değişkenli regresyon analizleri kullanıldı.
Bulgular: Çoklu değişkenli regresyon analizi sonucunda mortalite gelişimi üzerine en etkili faktörün nüks hastalık gelişimi olduğu gösterildi (risk oranı: 3,12; %95 CI: 2,02-4,82; p<,001). Mortaliteye katkı sağlayan diğer faktörler sırasıyla kronik graft versus host hastalığı gelişimi (risk oranı: 1,92; %95 CI: 1,19- 3,09; p=,008), akut lösemili hastalarda tanı anındaki yüksek risk durumu (risk oranı: 2,47; %95 CI: 1,47-4,14; p<,001) ve akut graft versus host hastalığı gelişimi idi (risk oranı: 1,78; %95 CI: 1,10-2,88; p=,019).
Sonuç: Her nakil merkezinin nakil ilişkili mortalite risk gruplarını ve tedavi sonuçlarını belirlemesi; takip ve tedaviyle ilişkili yenilikleri yakından izleyip bunları uygulamaya geçirmeleri nakil başarısı üzerine olumlu yönde katkı sağlayacaktır.
Objective: It was aimed to evaluate factors contributing to mortality in the post-transplantation period and determine the relative risk of death caused by these factors in patients who underwent allogeneic hematopoietic stem cell transplantation.
Material and Methods: Outcomes of 184 patients who underwent stem cell transplantation were retrospectively assessed. The patients were classified by considering the factors such as diagnosis, health status at the time of transplantation, time of transplantation, time between diagnosis and transplantation, histocompatibility, donor-recipient gender compatibility, amount of CD34 stem cell which was given, preparation regimes and risk status at the time of diagnosis. Outcomes were analyzed statistically by Kaplan-Meier survival analysis, Cox regresion test and multivariate regresion test.
Results: When confounding factors of transplant-related mortality were assessed using multivariate regression analysis, recurrent disease development was shown to be the most significant factor affecting mortality (hazard rate: 3.12; 95% CI: 2.02-4.82; p<.001). The other factors affecting mortality were chronic graft versus host disease (hazard rate: 1.92; 95% CI: 1.19-3.09; p=.008), high-risk status of patients with acute
leukemia at diagnosis (hazard rate: 2.47; 95% CI: 1.47-4.14; p<.001) and acute graft versus host disease (hazard rate: 1.78; 95% CI: 1.10-2.88; p=.019).
Conclusion: It is very important for each stem cell transplantation center to determine the risk groups for transplant-related mortality and morbidity and outcomes in their own patient groups.

REVIEW
6.The Use of Induced Pluripotent Stem Cells in Medicine
Şefik Güran, Zehra Dilşad Çoban
doi: 10.5152/etd.2012.49  Pages 184 - 187
Kendinin benzerini oluşturma ve tüm hücrelere farklılaşma özellikleri olan indüklenmiş pluripotent kök hücreler, fare olgun hücresinden transkripsiyon faktörleri eklenerek oluşturulur. Bu hücrelerin rejeneratif tıpta embriyonal kök hücre gibi kullanılabilme özelliği vardır. Son olarak yapılan bir çalışmada genetik bir hastalığa sahip fareden alınan hücredeki mutant bir gen, hedef geni düzelten teknoloji kullanılarak düzeltilmiştir.
Bu hücre transkripsiyon faktör genleri aktarılarak indüklenmiş pluripotent kök hücre formuna döndürülmüş ve elde edilen hücreler aynı hasta fareye aktarılmıştır. Sonuçta farede genetik hastalığa ait klinik bulguların çoğunlukla düzeldiği görülmüştür. Bu yazıda uyarılmış pluripotent kök hücrelerin tıpta kullanımı konusundaki yeni gelişmeler ele alınmıştır.
Induced pluripotent stem cells with self renewal and differentiation abilities were established from mature cells by transcription factors. These cells may be used in regenerative medicine as embryonic stem cells. Recently a mutated gene in a cell obtained from a mouse which had a genetic disease was corrected by gene targeting techniques. These cells were converted into induced pluripotent stem cell by using transcription factor genes and transferred into the same mouse. As a result, the clinical findings of genetic disease mostly disappeared in the mouse. In this manuscript, the new uses of induced pluripotent stem cells in medicine were discussed.

CASE REPORT
7.A Case of Neonatal Bilateral Vocal Cord Paralysis Presenting with Stridor
Dilek Sarıcı, Mustafa Ali Akın, Ali Yıkılmaz, Mustafa Akçakuş
doi: 10.5152/etd.2012.50  Pages 188 - 190
Stridor uyarıcı, yaşamı tehdit eden, acil ve tam bir fizik muayene gerektiren bir klinik bulgudur. Tedavisi altta yatan patolojiye göre değişir. Vokal kord paralizisi yenidoğanda stridor sebepleri arasında ikinci sıklıkta yer alır. On iki günlük bir yenidoğan öksürük, solunum sıkıntısı ve stridor şikayetleri ile getirildi ve bu şikayetler destek tedavisine cevap vermedi. Direkt laringoskopide larinkste şiddetli ödem, vaskülarizasyon ve bilateral
vokal kord paralizisi saptandı. Trakeostomi tüpü yerleştirildi. Hasta gürültülü nefes alıp veriyordu fakat beslenme ve diğer aktiviteleri normale döndü. Stridor saptanan bir yenidoğanda vokal kord paralizi olabileceği düşünülmelidir.
Stridor is an alarming and life-threatening clinical sign that requires an immediate, thorough and careful physical examination. Treatment varies according to pathology. Vocal cord paralysis is the second most common cause of neonatal stridor. A 12-day-old neonate was admitted with complaints of cough, respiratory distress and stridor, which did not improve with supportive therapy. Severe edema, vascularization and bilateral
vocal cord paralysis were observed in the larynx during laryngoscopy. A tracheostomy tube was inserted. The patient had noisy breathing, however feeding and other activities returned to normal. Vocal cord paralysis should be considered if stridor is observed in a neonate.

8.Unusual Pathologic Findings Associated with Multiple Endocrine Neoplasia Syndrome-1: Undescended Parathyroid Gland Hyperplasia and Mesenteric Cyst
Ümmühan Abdülrezzak, Mustafa Kula, Alper Akçan, Fatih Tanrıverdi, Gülşah Elbüken
doi: 10.5152/etd.2012.51  Pages 191 - 193
Gastro-enteropankreatik tümörler Multipl Endokrin Neoplazi 1’in (MEN1) başlıca klinik bulgusu olmasına rağmen mezenterik kist daha önce bildirilmemiştir. Bu yazıda, MEN1’li bir kadın hastada cerrahi olarak çıkarılan mezenterik kist ile nadir olarak görülen süperiyor servikal yerleşimli inmemiş hiperplastik paratiroid bezi birlikteliğini sunuyoruz. Bu olgu sunumu MEN1’in olağan olmayan klinik sunumu hakkında olup diğer gastroenteropankreatik tümörler gibi mezenterik kistin de MEN1’in birer komponenti olabileceğini göstermektedir. Paratiroid hastalıkları için sestamibi ile yapılan bir paratiroid sintigrafisinde tükrük bezlerindeki fizyolojik tutulumlar nedeniyle değerlendirilmesi zor olan süperiyor servikal ve submandibular alanlar, inmemiş paratiroid bezler açısından özellikle aranmalıdır.
Although gastro-entero-pancreatic tumors constitute main clinical features of multiple endocrine neoplasia type 1 (MEN1), mesenteric cyst has not previously been recognized clinically as part of this syndrome. We report here a woman who presented with combination of mesenteric cyst that was removed surgically and undescended hyperplastic parathyroid gland located in the superior cervical region. This case illustrates that mesenteric cyst, like other gastro-entero-pancreatic tumors, may be part of MEN1. Superior cervical and submandibular areas should be investigated carefully for any uptake when evaluating patients with sestamibi scintigraphy for parathyroid diseases because of potential conflict with salivary glands uptake of sestabimi.

9.Suprasternal Dermoid Cyst; A Case Report
Ümit Erkan Vurdem, Ahmet Savranlar, Özkan Köse, Yücel Tekin
doi: 10.5152/etd.2012.42  Pages 194 - 196
Dermoid kistler ciltte embriyolojik kapanma hattında sekestrasyon sonucu oluşan kistlerdir. Konjenital orta hat kistik kitle lezyonlarının ayırıcı tanısında düşünülmelidir. Bu yazıda suprasternal çentik lokalizasyonunda konjenital kitle lezyonu tespit edilen on üç yaşındaki erkek olgu sunuldu. Kitle palpasyonla yumuşaktı ve hassas değildi. Ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme sonrası kist genel anestezi altında çıkarıldı. Histopatolojik incelemede dermoid kist tanısı konuldu. Olgunun ultrasonografi kontrolünde nüks izlenmedi. Bu olgu literatürde bu lokalizasyonda yerleşimi nadir olduğu için sunulmuştur.
Dermoid cysts are formed as a result of sequestration on the embryonic closure line of the skin. Dermoid cysts should be considered in the differential diagnosis of congenital midline cystic mass lesions. In this paper a thirteen year old boy with a congenital mass lesion at the suprasternal notch localization is presented. The mass was soft and nontender on palpation. The cyst was excised under general anesthesia after ultrasonography, computed tomography and magnetic resonance imaging. Histopathological examination diagnosed it as a dermoid cyst. No
recurrence was observed on ultrasonography. This case is presented because reports of this localization is rare in the literature.

10.Wilson’s Disease: Brain MR Imaging and Proton-MR Spectroscopy Findings
Hasan Aydın, Çağrı Damar, Volkan Kızılgöz, Baki Hekimoğlu
doi: 10.5152/etd.2012.52  Pages 197 - 200
Wilson hastalığı, bakır metabolizmasındaki bozukluğa bağlı olarak karaciğer ve beyinde bakır birikiminin neden olduğu dejeneratif değisikliklere yol açan, otozomal resesif geçiş gösteren, nadir görülen bir hastalıktır. Beş yıl önce Wilson hastalığı tanısı almış bir olguda, Beyin manyetik rezonans görüntülerinde gözlenen klasik simetrik talamus ve bazal ganglion tutulumu, kısa ve uzun TE değerli Multivoksel proton manyetik rezonans spektroskopide, artmış glutamat ve glisin pikleri, azalmış N-Asetil Aspartat(NAA)/Kreatin(Kre) oranı ve artmış Myoinositol(Mi)/Kre oranı saptandı. Wilson hastalığında bazal gangliyonlarda ve talamuslarda saptanan spektroskopik bulguların yaygın nöral doku kaybı ve anaerobik glikolize bağlı olduğu düşünülmüştür.
Wilson’s disease is a rarely seen, autosomal recessive disorder which leads to degenerative changes in the liver and brain due to cupper accumulation in them. A Wilson syndrome case who was diagnosed 5 years previously with classic symmetric basal ganglia and thalamus involvement in brain MR imaging and increased glutamate-glycine peaks, decreased N-Acetyl Aspartate(NAA)/Creatin(Cre, increased Myoinositol(Mi)/Cre ratios in Multivoxel proton MR spectroscopy with short and long time to echo(TE) values, was presented here. Spectroscopic
findings observed at basal ganglia and both thalami in Wilson’s disease might be due to the neuronal tissue loss and anaerobic glycolysis.

LETTER TO THE EDITOR
11.A Rare Congenital Vascular Anomaly: A Case of Left-sided Inferior Vena Cava - Computed Tomography Findings
Mustafa Koç, Evren Köse, Mustafa Sarsılmaz
doi: 10.5152/etd.2012.53  Pages 201 - 202
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale