ISSN: 2149-2247 | E-ISSN: 2149-2549
ERCİYES MEDICAL JOURNAL - Erciyes Med J: 26 (4)
Volume: 26  Issue: 4 - 2004
ORIGINAL ARTICLE
1.Declared Health Problems And Computer Use Characteristics of Computer Users
İskender Gün, Ali Özer, Eylem Ekinci, Ahmet Öztürk
Pages 153 - 157
Amaç: Bu çalısmanın amacı, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde düzenli ve sürekli olarak bilgisayar ile çalışan personelin ifade ettikleri sağlık yakınmaları ve bilgisayarla çalışma ortamının değerlendirilmesidir.

Materyal ve Metod: Çalışmada, 83 personelin ifade ettikleri yakınmalar 30 soruluk bir anket ile sorgulanmış; çalışma ortamına ilişkin özellikler ise anketör tarafından değerlendirilerek anket formuna kaydedilmiştir.

Bulgular: Çalışmada ifade edilen en önemli yakınmalar; kas iskelet sistemi sorunları, görme sorunları ve ruhsal sorunlardır. Bu sorunların, günlük bilgisayar kullanım süresinin artması ile artış gösterdiği tespit edilmiştir. Ayrıca, bilgisayarla çalışma ortamından kaynaklanan ve bilgisayar kullanıcılarının sağlıklarını olumsuz etkileyen faktörlerin de oldukça yüksek olduğu tespit edilmiştir.

Sonuç: Bilgisayar kullanıcılarının sağlık sorunlarını azaltabilmek için, çalışma ortamındaki ergonomik eksikliklerin giderilmesi ve personelin sağlıklı bilgisayar kullanım ortamı konusunda eğitimin gerekli olduğu sonucuna varılmıştır.
Aim: The aim of this research is to evaluate the stated health problems and environmental conditions of Erciyes University Medical Faculty Hospital personnel during regular computer use.

Material and Methods: Complaints of 83 personnel were evaluated with a questionnaire consisting 30 questions, and the work environment was evaluated and written down in the questionnaire by pollster.

Results: The stated complaints were mainly musculoskeletal, visual and mental. These problems increased with the daily duration of computer use. In addition, problems originating from work environment and negatively affecting computer users were very high.

Conclusion: In order to decrease the health problems of computer users, ergonomic deficiencies of work environment must be corrected and personnel educated with regard to healthy computer usage.

2.Smoking Frequency of The Women In Two Training And Research Health Regions In Elazıg City Centre
Canan Gülbayrak, Yasemin Açık, Süleyman Erhan Deveci, Ayşe Ferdane Oğuzöncül
Pages 158 - 164
Amaç: Sigara içimi, kadınlardaki önlenebilir ölüm nedenlerinden biridir. Gelişmekte olan ülkelerde, kadınların sigara içme oranları her geçen gün artmaktadır Bu çalışma, Elazığ il merkezinde iki eğitimaraştırma sağlık ocağı bölgesindeki kadınların sigara içme sıklığını belirlemek amacıyla yapılmıştır.

Gereç ve Yöntem: Eğitim-araştırma sağlık ocakları bölgesindeki Ocak 2003 tarihindeki kadın nüfus araştırmanın evrenini; %95 güven aralığında belirlenen 264 kişi örneklemini oluşturmuştur. Ev Halkı Tespit Fişi kayıtlarından rastgele sayılar cetvelinden yararlanarak seçilen kadınlara, araştırmacılar tarafından, çoktan seçmeli sorulardan oluşan bir anket formu uygulanmıştır.

Bulgular: Araştırma kapsamına alınan kadınların halen sigara içme oranı yıldır. Günlük sigara tüketim ortalaması 10.6±6.8 adettir. Kadınların %35.7'si günde 6-10 adet sigara tüketmektedir. En yüksek sigara içme oranı 25 yaş ve altında (%33.1) iken, yaşın artması ile oranın düştüğü belirlenmiştir. Çalışan kadınların % 54.8'i, ev hanımlarının %22.7'si halen sigara içmektedir (p: 0.001). Eğitim düzeyinin yükselmesi ile sigara içme oranlarında artma tespit edilmiştir (p: 0.0001).

Sonuç: Bu çalışmada, kadınların sigara içme oranları yüksektir ve genç yaş, yüksek eğitim düzeyi, gelir getiren bir iste çalışma sigara içimini arttırmaktadır.
Purpose: Smoking is one of the preventable death causes in females. In developing countries, the smoking frequency of females is increasing day by day. This study, carried out in two Training and Research Health regions in Elazıg city centre, was aimed to determine the smoking frequency of the women living there.

Material and Methods: A total of 264 people determined with a confidence interval of 95% and living in the Training and Research Health Department region in January 2003 constituted the study population of this study. The women selected from the Health Department records with Randomised Numbers Scale were applied a questionnaire form composed of multiple-choice questions.

Results: The smoking rate of the women who participated in the research was 26.5% and the mean age of beginning smoking was 20.0±4.8 years. The mean cigarette numbers consumed by the women 10.6±6.8 a day. Thirtyfive point seven percent consumed 6-10 cigarettes a day. While the highest smoking rate was in the group aged 25 years and under (33.1%), it reduced as age increased. Fiftyfour point eight percent of working women and 22.7% of housewives still smoke (p=0.001). It was determined that as the level of education increases, the smoking rate also increases (p=0.0001).

Conclusion: In this study, the proportion of women's cigarette smoking is high. This proportion becomes at a higher young age, high education level and women working in an income providing job.

3.The Effects of Sedative Agents Used In Intensive Care Unit On Haemodynaemia And Oxygen Transport
Kenan Kaygusuz, Sinan Gürsoy, Nur Kunt, Haluk Kafalı
Pages 165 - 177
Amaç: Sedasyon yoğun bakım ünitelerinde uygulanan tedavinin bir parçasıdır. Çalışmamızda bu amaçla yaygın olarak kullanılan propofol, midazolam ve remifentanilin hemodinami ve oksijen transportu üzerine etkileri araştırıldı.

Materyal-Metod: Çalışma, yoğun bakım ünitesinde yatan ve ventilatör tedavisi gören 45 olgu üzerinde yapıldı. Olgular rastgele 3 gruba ayrıldı. Sedasyon düzeyi Ramsey sedasyon skorlama sistemine göre 3- 4 olacak şekilde remifentanil 0.05 µg/kg/dk (±0.01), propofol 35 µg/kg/dk (±7) ve midazolam 1 µg/kg/dk (±0.2) infüzyonu uygulandı. EKG ve intraarteriyel monitörizasyonu takiben pulmoner arter kateteri yerleştirildi. SVB, PAB, PCWP, CO, SvO2, PaO2, SaO2 ve Hb değerleri ölçülerek, termodilüsyon yöntemi ile CI, SVR, PVR, DO2, VO2, O2ER değerleri hesaplandı (I. ölçüm). İstenilen sedasyon düzeyine ulaşıldığında ölçümler tekrarlandı (II. ölçüm).

Bulgular: Her üç grupta da kontrol değerlerine göre sedasyon sonrası OAB, KH, PAB, DO2 ve VO2 değerlerinde düşüş saptandı (p<0.05). Ancak bu düşüş gruplar arasında farklılık göstermedi (p>0.05). Remifentanil ve Propofol grubunda CO ve CI değerlerinde ki düşüş kontrol değerlerine göre önemli iken (p<0.05), Midazolam grubunda önemli değildi (p>0.05).

Sonuç: Yoğun bakım hastalarında sedasyon amacıyla kullanılan remifentanil, propofol ve midazolam hemodinamiye etki açısından birbirinden farklı değildir.
Purpose: Sedation is a part of the therapy which is applied in intensive care units. We investigated the effects of propofol, midazolam and remifentanil on haemodynaemia and oxygen transport

Material-Methods: Forty-five patients dependent on ventilators in the intensive care unit were included in our study and were separated randomly into 3 groups. Sedation levels were adjusted to 3 to 4 according to Ramsey sedation score, with the continual administration of an infusion of remifentanil 0.05 µg/kg/min (±0.01), propofol 35 µg/kg/min (±7) and midazolam 1 µg/kg/min (±0.2). Following the ECG and intraarterial monitoring, a pulmonary artery catheter was inserted. CVP, PAP, PCWP, CO, SvO2, PaO2, SaO2 and Hb levels were measured, and CI, SVR, PVR, DO2, VO2 and O2ER were calculated by the thermodilution method(1st measurement). When the doses reached expected sedation levels, measurements were repeated (2nd measurement).

Results: It was found that following sedation, MAP, HR, PAP, DO2 and VO2 parameters decreased in all 3 groups compared to the control values (p<0.05). However, there were no significant differences among the groups (p>0.05). CO and CI values were significantly decreased in the remifentanil and propofol groups compared to control values (p<0.05), but in the midazolam Group, it was not significant (p>0.05).

Conclusion: The heamodynamic effects of remifentanil, propofol and midazolam are not different when used in intensive care unit for sedation.

4.Immunohistochemical Cathepsin-D Expression In Breast Carcinoma Correlation With Prognostic Factors And Survival
Özlem Canöz, Serdar Soyuer, Hülya Akgün, Kemal Deniz, Metin Özkan, Can Küçük, Figen Öztürk
Pages 178 - 185
Amaç: Meme kanseri kadın popülasyonda önemi günden güne artan hastalık ve ölüm nedenidir. Son yıllarda Cathepsin-D (CD) gibi çeşitli prognostik belirleyiciler önem kazanmıştır.

Gereç ve yöntem: CD protein immunreaktivitesi 64 meme kanserli hastada immünohistokimyasal olarak belirlendi.

Bulgular: CD ekspresyonu vakaların %68.7'sinde izlendi, %45.3'ünde ise immünreaksiyon şiddetli idi. CD ekspresyonu ile tümör evresi (p=0.01) ve c-erbB-2 immünreaktivitesi (p=0.017) arasında anlamlı ilişki elde edildi. Ortalama 33 ay izlem sonrası CD ekspresyonu ile hastalıksız sağ kalım arasında anlamlı ilişki elde edildi (p= 0.011). Genel sağ kalım süresi ile CD ekspresyonu anlamlı bir ilişki göstermedi.

Sonuç: CD ekspresyonunun nüks ve metastatik potansiyel ile yakından ilişkili olduğu sonucuna varılmıştır. Ayrıca kuvvetli immünreaksiyon gösteren tümörlerin komşu insitu duktal karsinom sahalarında da immünreaksiyon olması, meme karsinomlarında CD ekspresyonunun preinvaziv dönemde kazanılmış olabileceğini desteklemektedir.
Purpose: Breast cancer is an increasingly important cause of illness and death among women. In recent years, several prognostic determinents of breast cancer have been identified, including Cathepsin-D (CD).

Material and methods: CD protein expression was analysed immunohistochemically in tumor specimens of 64 breast cancer patients.

Results: CD expression was determined in 68.7% of the cases, and immunoreaction was strong in 45.3% of the cases. There was a significant correlation between stage (p=0.01) and c-erbB-2 immunorectivity (p=0.017). After a median follow up of 33 months, CD positivity showed significant correlation with disease free survival (p=0.011) but not with overall survival.

Conclusions: CD expression is related to recurrence and metastatic potential of breast cancer. In addition, CD expression may be acquired in the preinvasive stage of the carcinoma, since there was CD immunoreactivity in adjacent in-situ ductal carcinoma areas of strongly immunoreactive invasive carcinomas.

REVIEW
5.Endothelial Ion Channels and Their Functions
Mustafa Emre, Işıl Öcal, Mustafa Şan
Pages 186 - 193
Endotel, yaygın bir şekilde, endotel kaynaklı gevşetici faktör (EDRF) olarakda bilinen nitrik oksit (NO), prostasiklin (PGİ2), endotel kaynaklı hiperpolarizan faktör (EDHF), endotelin, ATP ve hücre proliferasyonu ile ilgili molekülleri üretir. Endotel hücreleri (ECs) aksiyon potansiyeli oluşturamadıkları için, uyarılamayan hücreler olarak sınıflandırılmışlardır. Damar endotelinde iyon kanalları; endotel ve düz kas hücrelerinin istirahat zar potansiyelinde, sinyal iletiminde ve uyarı-sekresyon eşleşmesinin kontrol edilmesinde önemli roller oynamaktadırlar. Genel anlamda, hem düz kas hücreleri hem de endotel hücrelerinin kanal aktiviteleri ve bunun sonucu olarak da membran potansiyeli, kan akımını belirler. Endoteldeki kanal akımlar; vazoaktif faktörlerin salınımı, mekanik kuvvetler, kan akımı, basınç ve metabolik koşullardan etkilenir. Elektrofizyolojik bulguların çoğu, büyük damarlardan kültüre edilmis endotel hücrelerinden elde edilmiştir. İzole edilip kültüre edilmiş ECs hücrelerinde, mikroelektrotla kaydedilen istirahat zar potansiyelleri – 40 ile –60 mV arasındadır. Endotel hücresinin yüzey alanı 1000 ile 2000 µm2, hücre membran kapasitansı (Cm) 1 µF/cm2 ve hücre kapasitansı 10-50 Pf arasındadır.
Endothelium produces endothelium-drived relaxing factor (EDRF), now widely accepted to be nitric oxide (NO), prostacyclin (PGI2), endothelium-derived hyperpolarizing factor (EDHF), endothelin, ATP and molecules involved in cell proliferation. Endothelial cells (ECs) are classed as nonexcitable cells because they do not generate action potential. Ionic channels in vascular endothelium play significant roles, controlling resting potential, signal transduction and stimulus-secretion coupling. In a general sense, in both smooth muscle cells and ECs, the activities of ion channels are present and the resultant membrane potential of these cell determine the blood flow. Channel currents in ECs are influenced by released vasoactive factors, mechanical forces such as blood flow and pressure, and metabolic conditions. To date, most electrophysiological data have been obtained from large vessel ECs, often in culture. Resting potential in culture isolated ECs recorded with microelectrodes are –40 to –60 mV. The surface area of ECs is between 1000- 2000 µm2, membrane capacity (Cm) 1 µF/cm2 and cell capacity (10-50 pF).

CASE REPORT
6.A Case of Parasitic Myoma Diagnosed By Immunohistochemistry
Mansur Kamacı, Süleyman Özen, Şahin Zeteroğlu, Hayal Oral, Muzaffer Şengül, Ali Kolusarı
Pages 194 - 196
Bu çalışmada; parazitik myomun stromal tümörlerden ayırt edilmesinde histopatolojik ve immünohistokimyasal yöntemlerin önemini belirten bir olgu sunumu yapıldı.
A case of parasitic myoma diagnosed by immunohistochemistry is presented. The importance of histopathological and immumohistochemical procedures in the differential diagnosis of parasitic myoma from stromal tumors was discussed.

7.Primary Adenocarcinoma of The Fallopian Tube: A Case Report
Mehmet A. Osmanagaoğlu, Selen Osmanagaoğlu, Hasan Bozkaya
Pages 197 - 200
Total abdominal histerektomi, bilateral salpingoooferektomi, total omentektomi, pelvik ve paraaortik lenf nodu disseksiyonu sonrası 3 yıldır hastalık belirtisi göstermeden sağ kalmış, sol tubadan köken alan, evre IA-2, primer tuba karsinomlu 75 yasında ve postmenopozal dönemde olan bir olguyu sunmak istedik. Histopatolojik olarak sol tubadan köken alan, az diferansiye, seröz papiller adenokarsinoma tespit edildi. Adjuvan radyoterapi verildi. Spesifik semptomları olmamasına rağmen klinisyen primer tuba kanserinden şüphe etmelidir. Primer tedavisi halen cerrahi olup sonrasında adjuvan kemoterapi veya radyoterapi önerilmektedir. Klinik seyir, prognostik faktörleri daha iyi tanımlayacak yeni çalışmalara gereksinim olduğu gibi hastalığın her evresine göre uygun tedavi belirlenmelidir.
We report on a 75-year-old postmenopausal woman with primary fallopian tube carcinoma confined to the left fallopian tube in stage IA-2, who is alive without evidence of the disease 3 years after total abdominal hysterectomy, bilateral salpingo- oophorectomy, total omentectomy, pelvic and paraaortic lynph node dissect ions were performed. Histopathological examination revealed a poorly differentiated (grade 3) papillary serous adenocarcinoma of the left fallopian tube. Adjuvant irradiation was performed. Primary fallopian cancer should be suspected by the clinician, even if the presenting symptoms are atypical and the primary treatment remains surgical resection followed by adjuvant chemotherapy or radiation. Appropriate therapy for each stage of the disease should be defined, and further studies are required to better depict the clinical course and prognostic factors.

8.Hypernatremic Dehydration And Renal Vein Thrombosis In A Case With Cornelia De Lange Syndrome Associated With Holoprosencephaly
İpek Akil, Hasan Yüksel, Salih Gözmen, Serdar Tarhan
Pages 201 - 205
Cornelia de Lange sendromu (CDL), mikrosefali, sinofriz, uzun filtrum gibi karakteristik yüz görünümü bulgularının bulunduğu, intrauterin büyüme geriliği, mental ve gelişimsel gerilikle seyreden, çoğunlukla sporadik olmakla beraber otozomal dominant veya resesif kalıtım paterninin de sorumlu olabildiği bir genetik sendromdur. Beyin orta hat anomalileri bu sendroma sıklıkla eslik etmektedir, ancak holoporozensefali ile beraberliği sık değildir. Bu yazıda, CDL sendromuna eşlik eden holoprozensefalili olguda, hipernatremik dehidratasyon, akut böbrek yetmezliği ve renal ven trombozu komplikasyonları tartışılmıştır.
Cornelia de Lange syndrome (CDL) has characteristic features such as microcephaly, synophrys, long philtrum and intrauterine growth retardation, and mental and motor retardation. The syndrome is usually sporadic, although autosomal dominant and recessive inheritance might be a factor in some cases. Although midline malformations of the brain are common in CDL, holoprosencephaly is not usual. In this paper, we discussed hypernatremic dehydration and renal vein thrombosis complications in a case with CDL associated with holoprosencephaly.

LookUs & Online Makale