ISSN: 2149-2247 | E-ISSN: 2149-2549
ERCİYES MEDICAL JOURNAL - Erciyes Med J: 31 (4)
Volume: 31  Issue: 4 - 2009
ORIGINAL ARTICLE
1.Evaluation of the Sustained Damage in Brain and Heart Tissues of Rats Following Inhalation of Chlorine Gas and the Efficiency of N-acetylcysteine
Erdoğan M. Sözüer, Figen Öztürk, Ibrahim Öküzceli, Levent Avşaroğlu, Okhan Akdur, Polat Durukan, Sabahattin Muhtaroğlu, Seda Özkan
Pages 293 - 298
Amaç: Bu çalışmada klor gazı solutulan ratların, beyin ve kalp dokusunda oluşan hasarı tespit etmek ve bu hasar üzerine N-asetilsistein'in etkinliğini araştırmak amaçlanmıştır.
Gereç ve Yöntemler: Elli rat 10'arlı 5 gruba ayrıldı. Grup 1'e hiçbir şey verilmedi. Grup 2 ve grup 3, sırası ile 6. saat kontrol ve N-asetilsistein grubu, grup 4 ve grup 5, sırası ile 24. saat kontrol ve N-asetilsistein grubu olarak alındılar. Ratlara 20 dakika süreyle 200 ppm klor gazı solutuldu. N-asetilsistein gruplarına klor gazı verildikten sonra intraperitoneal olarak 40 mg/kg N-asetilsistein uygulandı. Aynı doz N-asetilsistein 3 saat sonra aynı yol ile tekrar verildi.
Bulgular: Beyin dokusunda 6. saatte herhangi bir hasar tespit edilmez iken (p>0,05) 24. saatte hasar gözlendi (p<0,01). Kalp dokusunda 6. ve 24. saatte hasar tespit edilmedi (p>0,05). Histopatolojik olarak N-asetilsistein'in 24. saatte beyin dokusunda oluşan hasarı düzelttiği görüldü (p<0,01).
Sonuç: Klor gazı inhalasyonu sonrasında beyin dokusunda 24. saatte hasar ortaya çıkmaktadır. Oluşan hasarı deneysel hayvan modelinde N-asetilsistein azaltabilmektedir.
Purpose: Determination of the sustained damage in brain and heart tissues of rats due to exposure to chlorine gas inhalation and investigation of the role of N-acetylcysteine over that damage.
Material and Methods: A total of 50 rats were split into 5 groups all of which contained 10 rats. No treatment was applied to the Group 1. Group 2 and 3 consisted 6th hour control and N-acetylcysteine groups, respectively; whereas Group 4 and 5 were enrolled as the 24th hour control and N-acetylcysteine groups, respectively. Rats were subjected to inhalation of 200 ppm chlorine gas for 20 minutes. Following chlorine gas inhalation, intraperitoneal 40 mg/kg N-acetylcysteine was administered to N-acetylcysteine groups. Same dose of N-acetylcysteine was given again 3 hours later via the same route.
Results: While there was no damage in the brain tissue at the 6th hour (p>0.05), there was a damage at the 24th hour (p<0.01). No damage was determined in the heart tissue at 6th and 24th hours (p>0.05). Histologically, N-acetylcysteine was observed to repair the damage in brain tissue which occurred at the 24th hour (p<0.01).
Conclusion: Damage occurs in brain tissue at the 24th hour following chlorine gas inhalation. N-acetylcysteine can reduce that damage in experimental animal model.

2.The Effect of Low Molecular Weight Heparin on Kidney Tissue of Rats Exposed to Carbon Tetrachloride
Aysel Kükner, Bekir Uğur Ergür, Fatma Töre, Tülin Fırat
Pages 299 - 304
Amaç Karaciğer ve böbreğe toksik etkili olan karbontetraklorür (CCL4) sanayide sıklıkla kullanılmaktadır. Heparin, antitrombotik özelliğinin yanında, yapılan çalışmalarda antifibrotik olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada düşük doz CCL4 (0.25 ml/kg) uygulanan sıçanların böbrek dokularındaki değişiklikler ve düşük molekül ağırlıklı (DMA) heparinin buna etkisi inceyapı düzeyinde incelenmiştir.
Gereç and Yöntem: On sekiz adet erişkin erkek Spraque Dawley sıçandan rastgele 4 grup oluşturuldu: 1.Kontrol grubu: Zeytinyağı (1ml) intraperitoneal günaşırı uygulandı (n=4). 2.CCL4 grubu: 0,25ml/kg CCL4 1 ml zeytinyağı içinde, ip, günaşırı uygulandı (n=5). 3.CCL4 + Heparin grubu: 0,25ml/kg CCL4 uygulanan sıçanlara 180 IU/kg DMA heparin (Enoksaprin sodyum), her gün subkütan olarak son 3 hafta uygulandı (n=4). 4.DMA Heparin grubu: Üçüncü grupta uygulanan doz ve sürede Enoksaprin uygulandı (n=5). Sıçanlar 4 haftalık deney süresi sonunda sakrifiye edilerek böbrekler tartıldı ve doku örnekleri alınarak gluteraldehit ile tespit edildi. Ince kesitler Zeiss EM ile incelenerek görüntülendi. Değerlendirmede Kruskal-Wallis istatistik testi kullanıldı.
Bulgular: CCl4'ün, böbrek dokularında proksimal tübül mikrovillus yapısında bozulmaya, bazal girintilerin ve lizozom sayılarının artışına, kapiller genişlemelerine neden olduğu tespit edilmiştir. CCl4'le birlikte DMA heparin uygulanan gruptaki sıçanların böbrek yapıları normal morfolojiye yakın bulunmuştur.
Sonuç: Bu çalışmada düşük doz CCl4'ün böbrek glomerüllerinde ve proksimal tübül yapılarında minimal değişikliklere neden olduğu, enoksaprin uygulanan gruplardaki böbrek yapılarının ise kontrol grubuna benzediği tespit edilmiştir. Çalışmanın devamının yüksek doz CCl4'le yapılması planlanmıştır.
Purpose: Carbon tetrachloride (CCl4) is frequently used in the industry which has toxic effects on liver and kidney. Heparin is an antithrombotic drug, also an antifibrotic agent. In the present study, the effect of low molecular weight (LMW) heparin on kidney of low dose CCl4 exposed rats was examined by electron microscopy.
Material and Methods: Four groups were formed randomly from 18 adult male Spraque- Dawley rats: 1. Control: olive oil (1 ml) was given IP every other day (n=4). 2. CCl4: 0,25 ml/kg CCl4 was solved in olive oil and given IP every other day (n=5). 3.CCl4+LMW Heparin: CCl4 exposed rats were given subcutan 180 IU/kg LMW Heparin (n=4). (Enoxaparin sodium), everday for last 3 weeks. 4. LMW Heparin: Enoxaparin in same dose and period as group 3 was administrated to rats (n=5). Rats were sacrificed after 4 weeks period, kidney tissues were taken and weighted. Tissue samples were fixed in glutaraldehyde for EM. Thin sections were examined with Zeiss EM. Kruskal-Wallis statistical test were used.
Results: CCl4 caused damage in proximal tubul microvillus structure,increased basal infoldings and number of lisosoms and capillary dilatation in rat kidney.In LMW heparin+CCl4 given group,the kidney tissue was found near normal morphology.
Conclusion: In this study,chronically exposing of lowdose CCl4 were caused minimal changes in proximal tubule and glomerulus structure. Enoxaparin given groups were same with control. The following study will be performed with highdose CCl4.

3.The Protective Effect of Vitamin C on Azoxymethane-induced Oxidative Stress in Colon of Mice
Abuzer Dirican, Aysun Bay Karabulut, Cengiz Ara, Dincer Özgör, Hilmi Yaman, Latif Kahraman
Pages 305 - 309
Amaç: Farelerde kolon karsinogenezisinin oluşumu ve gelişiminin izlenmesinde azoksimetanla oluşturulan kolon karsinogenezisi modeli kullanılmıştır. Bu çalışmadaki amacımız vitamin C'nin fare kalın barsağında azoxymethane ile oluşturulan oksidatif strese karşı antioksidan aktivitesini araştırmaktır.
Gereç ve Yöntemler: Bu sebeple 12 haftalık 31.49±3.1 g ağırlığında 30 adet Swiss Albino fare onarlı üç gruba ayrıldı. Birinci ve ikinci gruptaki farelere 7 hafta boyunca haftada bir defa subkütanöz 5 mg/kg azoxymethane verildi. Aynı zaman peryodunda ikinci gruptaki farelere 500 mg/kg vitamin-C intraperitoneal uygulandı. Üçüncü gruptaki farelere kontrol grubu olarak herhangi birşey verilmedi.
Bulgular: Vitamin C verilen grupta MDA ve NO seviyesi sadece azoxymethane verilen gruba göre anlamlı derecede daha düşük idi (p=0.031, p<0.001). Vitamin C verilen grupta GSH seviyesi sadece azoksimetan verilen gruba göre anlamlı derecede daha yüksek idi (p=0.004).
Sonuç: Bu çalışma; farelerde intraperitonel verilen vitamin C'nin azoxymethane ile oluşturulan oksidatif stresi azaltığını göstermektedir.
Purpose: The Azoxymethane model for colon carcinogenesis is often used to study on the initiation and promotion stages of colon carcinogenesis in mice. Our aim in this study was to evaluate the effects of vitamin C on levels of oxidative stress parameters in azoxymethane induced colonic oxidative stress in mice.
Material and Methods: In this purpose thirty Swiss albino mice (weighing 31.49±3.1 g), aging 12 weeks were randomly divided into three groups of ten each. Animals of group I and II were treated with weekly doses of subcutaneous 5 mg/kg azoxymethane for 7 weeks, whereas, the mice in group II were further treated with 500 mg/kg vitamin C administered intraperitoneally during the same period. Group III served as the control group.
Results: In the vitamin C treated mice, levels of MDA and NO were significantly lower than those of azoxymethane only group (p=0.031, p<0.001). The levels of GSH in the vitamin C treated mice were significantly higher than that of azoxymethane only group (p=0.004).
Conclusion: The present study demonstrates that intraperitoneal administration of vitamin C reduces azoxymethane induced oxidative stress in colon of mice.

4.The Effects of Antiglaucomatous Topical Medications on Retinal Ganglion Cell Apoptosis
Ayşe Öner, Emel Alan, Ertuğrul Mirza, Hatice Ulusal, Koray Gümüş, Narin Liman, Sarper Karaküçük, Metin Müjdeci, Yudum Yüce
Pages 310 - 317
Amaç: Bu çalışmada ratlarda deneysel olarak oluşturulan glokomda antiglokomatöz ilaçların retina gangliyon hücre ölümü üzerine etkileri araştırılmıştır.
Gereç ve Yöntemler: Üç episkleral veni oftalmik koterle yakılarak göziçi basınçları yükseltilen 36 adet Wistar albino erkek rat çalışmaya alındı ve beş grup oluşturuldu. Tüm ratlara koterizasyon uygulandıktan sonra 1nci gruptakilere (n=6) ilaç tedavisi verilmedi; ikinci grup ratlara (n=8) latanoprost 3. grup ratlara (n=6) brimonidine, 4ncü gruptakilere (n=9) dorzolamid ve 5. gruptakilere (n=7) betaxolol uygulandı. Operasyondan hemen önce ve sonra, birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü haftada ölçülen göz içi basınçları kaydedildi. Dördüncü hafta sonunda ratların gözleri enüklee edildi. TUNEL işaretleme tekniği ile pozitif boyanan hücreler sayılarak sonuçlar istatitiksel olarak değerlendirildi.
Bulgular: Dördüncü hafta ölçümlerinde, latanoprost uygulanan ratlarda göziçi basıncı, kontrol gurubuna göre anlamlı derecede düşük bulundu (p<0.05; Mann WhitneyU testi). Tüm tedavi gruplarındaki apoptotik hücre sayıları, tedavi almayan-kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (p<0.05, Mann-Whitney U testi). Tedavi grupları birbirleriyle kıyaslandıklarında, apoptotik hücre sayıları açısından bir farklılık görülmedi.
Sonuç: Deneysel rat modelinde topikal olarak uygulanan latanoprost, brimonidin, dorzolamid ve betaxolol, apoptozu önlemede eşit derecede etkili bulunmuştur.
Purpose: It was aimed to determine the effects of topically applied latanoprost, brimonidine, dorzolamide and betoxolol on ganglion cell apoptosis in an experimental rat model.
Material and Methods: Intraocular pressure (IOP) was increased by episcleral vein cauterization in 36 Wistar male albino rats. Rats were divided into 5 sub-groups as follows: Group 1 received no medication (n=6), group 2 received latanoprost treatment once daily (n=8), group 3 received brimonidine treatment twice daily (n=6), group 4 receieved dorzolamide treatment 3 times daily (n=9), and group 5 received betoxolol treatment twice daily (n=7). IOP was recorded before and immediately after the cauterization, on the 1st, 2nd, 3rd and 4th weeks. All eyes were enucleated after four weeks after medication. Apoptosis was determined using the TUNNEL method.
Results: IOP was observed as increased after cauterization. The eyes were found to have higher rate of apoptosis in group-1. There was not a statistically significant difference among the groups in terms of rate of apoptosis.
Conclusion: In an experimental rat model of glaucoma, latanoprost, brimonidine, dorzolamide and betoxolol was found as equally effective in reducing IOP and these agents similarly lowered the rate of ganglion cell apoptosis when compared to group 1.

5.Role of Cineangiography and Renal Ultrasonography in the Diagnosis of Urinary Tract Abnormalities Associated with Congenital Heart Disease
Ergün Çil Cangül, Evren Semizel, Özlem Mehtap Bozdan, Zeynep Yazıcı
Pages 318 - 322
Amaç: Konjenital kalp hastalıkları (KKH) ile birlikte üriner sistem anomalileri (USA) görülme sıklığı yüksektir. KKH'lara eşlik eden sessiz USA'ların tanımlanmasında anjiokardiyografi sonrası çekilen sineürografi ve renal ultrasonografinin yerini değerlendirmek amacı ile çalışma planlandı.
Hasta ve Yöntem: KKH nedeni ile Ocak 2005-Temmuz 2005 tarihleri arasında anjiokardiyografi yapılan 148 olgunun sineürografileri incelendi ve bu olgulara renal ultrasonografi yapıldı. Sineürografi ve/veya renal ultrasonografi ile USA tanısı alan olgulara intravenöz pyelografi (IVP) uygulandı.
Bulgular: Sineürografi ile 148 olgunun 23'ünde, renal ultrasonografi ile ise 22'sinde USA tespit edildi. Ortak tanı alan olgu sayısı 13'tü. Otuz iki olguya intravenöz pyelografi (IVP) uygulandı ve bu olguların 24'ünde USA tanısı doğrulandı. Sineürografi ile yanlış pozitif 8, yanlış negatif 9 olgu izlenirken, renal ultrasonografide sadece yanlış negatif 2 olgu saptandı. Sineürografi ile USA'ların %62'si doğru tanı aldı.
Sonuç: KKH'ya eşlik eden sessiz USA'ların tanımlanmasında anjiokardiyografi sonrası çekilen sineürografi ve renal ultrasonografi kullanılabilir. Anjiokardiyografi sonrası çekilen sineürografi, KKH'lara eşlik eden sessiz USA'ların tanımlanmasında kullanılabilecek ek masraf gerektirmeyen, kolay ve yararlı bir metottur.
Purpose: The incidence of urinary tract anomalies (UTA) associated with congenital heart disease (CHD) is high. The aim of this study is to investigate the role of cineurography and renal ultrasonography in the diagnosis of UTA associated CHD.
Patients and Method: Cineurography of the 148 patients who underwent angiography, between January 2005 and July 2005, due to CHD were evaluated. Renal ultrasonographies were also performed to these patients. Intravenous pyelography was performed to the patients who were diagnosed as UTA by renal ultrasonography and/or cineurography.
Results: Urinary tract anomalies were found in 23 of 148 patients by cineurography and in 22 of 148 patients by renal ultrasonography. Thirteen patients were diagnosed as UTA by both modalities. IVP was performed to 32 patients and UTA were detected in 24 of these 32 patients. 8 cineurograms yielded false-positive and 9 cineurograms yielded false-negative results. Ultrasonography produced 2 false negative results. Cineurography was able to show 62% of UTA accurately.
Conclusion: Both cineurography and renal ultrasonography can be used to image the UTA associated CHD. The postangiocardiographic cineurogram appears to be a cost-effective, easy and useful method of screening for silent UTA in children with CHD.

6.Prevalence of Gestational Diabetes among Pregnant Women Attending Erciyes University Medical Faculty
Cem Batukan, Cihan Gürel, Mahmut Tuncay Özgün, Mustafa Başbuğ
Pages 323 - 330
Amaç: Sunulan çalışma ile Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniği'ne başvuran gebelerde gestasyonel diyabet prevalansının saptanması amaçlandı.
Olgular ve Yöntem: Kasım 2006 ile Þubat 2008 tarihleri arasında rutin gebelik takibi için başvuran bütün gebeler çalışmaya dahil edildi. Her bir gebeye 24-28. gebelik haftaları arasında 100g oral glukoz tolerans testi yapıldı. Gebelerin yaşı, gebelik sayısı, paritesi, tartıları ve boyları, makrozomik bebek (? 4000g) doğum öyküsü, ailede diyabet öyküsü ile ilgili hikayesi kaydedildi.
Bulgular: Gebelerin yaş ortalaması 28±5,5 (16-44) yıl idi. Gebelerin ortalama paritesi 1,1±1,2 (0-6) olup, 171 gebe (% 42) nullipar, 104 gebe primipar (%26) ve 130 gebe (%32) multipar idi. Gebelerin gebelik öncesi ve 100g oral glukoz tolerans testinin yapıldığı sıradaki vücut-kütle indeksleri sırasıyla 24,6±4,3 kg/m2 (16,6-40,7) ve 27,8±4,3 kg/m2 (17,3-43,1) idi. Çalışmaya alınan 405 gebenin 46'sı (%11,4) ‘Carpanter-Coustan' kriterlerine göre; 25'i (%6,2) ‘National Diabetes Data Group' kriterlerine göre gestasyonel diyabet tanısı aldı.
Sonuçlar: Kliniğimize başvuran gebelerde gestasyonel diyabet prevalansı ‘Carpanter-Coustan' kriterlerine göre %11,4, ‘National Diabetes Data Group' kriterlerine göre %6,2 olarak bulundu.
Objective: The aim of this study was to determine the prevalence of gestational diabetes at the obstetrics and gynecology department of the Erciyes University.
Patients and Methods: All pregnant women admitted for routine pregnancy follow-up between November 2006 and February 2008 were included in the study. Each patient received a 100g oral glucose tolerance test between 24 to 28 weeks of gestation. Maternal age, number of previous pregnancies, parity, weight, height, family history of diabetes and whether they delivered a macrosomic baby (? 4000g) were recorded.
Results: Mean maternal age was 28±5.5 (16-44) years. Mean parity was 1.1±1.2 (0-6); 171 patients (42%) were nullipara, 104 were primipara (26%) and 130 (32%) were multipara. The body mass index of the patients before pregnancy and at the time of 100g oral glucose tolerance test was 24.6±4.3 kg/m2 (16.6-40.7) and 27.8±4.3 kg/m2 (17.3-43.1), respectively. GDM prevalence of 405 patients according to the Carpanter-Coustan criteria was 11.4% (46 patients), whereas the prevalence according to the National Diabetes Data Group citeria was 6.2% (25 patients).
Conclusion: The GDM prevalence at our institution according to the Carpanter-Coustan and National Diabetes Data Group criteria was 11.4% and 6.2%, respectively.

7.Menstrual Cycle Patterns of College Students in Gorgan–Northeast of Iran: Identify Its Association with Sociodemographic Factors
Anneh Mohammad Gharravi
Pages 331 - 338
Amaç: Cinsel döngü kadın sağlığının bir işareti olarak kullanılmaktadır. Sunulan çalışmanın amacı İranın Kuzeydoğusunda, Gorgan’da cinsel döngü kalıbının belirlenmesi ve döngüyü etkileyen faktörlerin değerlendirilmesidir.
Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya yaşları 18-30 arasında değişen 30 üniversite öğrencisi kadın katıldı ve onlara cinsel döngü kalıbını ve bunu etkileyen faktörleri belirlemek üzere bir anket doldurtuldu. Değişkenler ANOVA testi kullanılarak karşılaştırıldı. Cinsel döngü düzenliliği Logistik Regresyon testleri ile analiz edildi.
Bulgular: Katılımcıların ortalama yaş ve standart sapmaları, cinsel döngü süresi ve menarj yaşları 20,58±2,13, 28,02±1,88 ve 13,53±1,30 olarak bulundu. Katılımcıların % 59,2’si 20-25 yaşları arasındaydı ve bunların % 39,8’inde cinsel döngü normaldi. Katılımcıların % 53,4’ü normal cinsel döngüye sahip idi ve % 31,8’inde Vücüt kitle indeksi 20-24,99 arasında idi. Katılımcıların % 56,8’inde menarj yaşı 13-14 yıl idi. Bildirilen cinsel döngü kalıplaru ve faktörler arasındaki regresyon sabitelerinin karşılaştırması cinsel döngünün tüm kategorilerindeki katılımcılar için benzer sonuçlar verdi.
Sonuç: Sunulan çalışma İranın Kuzeydoğusunda Gorgan’da yaşayan üniveriste öğrencilerinde cinsel döngü ile negativ ilişkili fakörlere bir bakış açısı sağlamakta ve ırksal farklılığın önemine işaret etmektedir.
Purpose: The menstrual cycle is used as a sign of women’s health. Objective of study is determining the current menstrual patterns of students in Gorgan –Northeast of Iran, and evaluation of affecting factors on the cycle.
Material and Methods: The study participants included 106 college student, females aged 18-30 that filled a questionnaire to detect the menstrual pattern, affecting factors on menstrual cycle. Main outcomes of variables compared using ANOVA. Logistic regression was used to model factors for menstrual regularity.
Results: The mean ± SD age, menstruation lengths, age at menarche in student girls were 20.58±2.13, 28.02±1.88 and 13.53±1.30, respectively. 59.2% of girls had age 20-25 and 39.8% of these students had normal cycle. Also of 53.4 % of students with normal cycle, 31.8% of students had body mass index 20-24.99. Age at menarche of 56.8% of all participants was 13-14 years. Comparison of regression coefficients between factors and reported menstrual patterns shows similar results for students of all categories of menstrual cycle.
Conclusion: This study provides a look at negative correlation of menstrual cycle's length with factors in college students of Gorgan – Northeast of Iran and points to importance of racial differences.

CASE REPORT
8.A Turkish Case with Craniofrontonasal Syndrome
Emriya Ferda Perçin, Kadri Karaer, Kemali Baykaner
Pages 339 - 343
Kraniofrontonazal sendromu, kraniofasyal anomaliler, mental gerilik, uzunlamasına çizgili tırnaklar, iskelet ve yumuşak doku anomalileri ile karakterize, X'e bağlı kalıtılan oldukça nadir görülen bir hastalıktır. Tıbbi literatürde, sendromun ilk tanımlanmasının ardından yaklaşık 180 ilave hasta yayınlanmıştır. Biz, burada kraniofrontonazal sendrom'lu yeni bir Türk kız hasta tanımladık ve daha önce yayınlanan olgularla ortak bulgularını tartıştık.
Craniofrontonasal syndrome is a very rare X-linked disorder characterized by abnormalities of the craniofacial area, mental deficiency, longitudinally grooved nails and various skeletal and soft tissue abnormalities. Following first description of the syndrome, approximately 180 additional cases have been published in medical literature. We describe here a new female Turkish patient with craniofrontonasal syndrome and discuss the common features of previously reported cases.

9.A Case of Arterial Embolism in Upper and Lower Extremities in a Patient with Factor V Leiden Mutation and Pseudoprotein S Deficiency
Dicle Kocaoğlu, Erdem Akbal, Mustafa Altınbaş
Pages 344 - 348
Tromboz Virchow triadı olarak bilinen damar duvarı değişiklikleri, kan akımındaki bozukluklar ve kan yapısındaki değişiklikler sonucu oluşmaktadır. Tromboza eğilim oluşturan durumların çoğu edinseldir. Kalıtsal tromboz nedenlerine ise nadiren rastlanır. Tromboembolik olaylarda en sık rastlanan kalıtsal bozukluk faktör V Leiden mutasyonudur. Kalıtsal risk faktörlerine bağlı komplikasyonlar sıklıkla venöz tromboembolik olaylar olarak gözlenmektedir. Arteriyel tromboembolik olaylara nadiren rastlanır. Bu makalede üst ve alt ekstremitede arteriyel tromboz saptanan, faktör V Leiden mutasyonu ve psödo protein S eksiliği olan bir olgu sunulmuştur.
Thrombosis occurs as a result of factors which is also known as Virchow’s triad. Virchow’s triad comprises venous stasis, hypercoagulability and endothelial damage. Thromboembolism is mostly due to acquired thrombophilia. However there are a number of hereditary thrombophilias factor V Leiden mutation being the most common among them. Hereditary thrombophilias lead mainly to venous thrombosis and rarely to arterial thrombosis. We are given below a case with arterial thromboembolism in the upper and lower extremities, congestive heart failure, pseudo protein-S deficiency and factor V-Leiden mutation.

10.Dysphagia Caused by Giant Esophageal Fibrolipoma: Imaging Findings
Mecit Kantarcı, Selim Doganay
Pages 349 - 353
Kırk dört yaşında kadın olgu ilerleyici disfaji ve son 1 yıldır kilo kaybı şikayetleri ile kliniğimize başvurdu. Bilgisayarlı tomografi (BT) incelemede torasik vertebra ön komşuluğunda yağ içeren kitle tespit edildi. Ayırıcı tanıda özefagial lipom, tümör ve paraözefagial herni düşünüldü. Axial BT kesitleri kitle devamlılığını göstermede yeterli olmayıp koronal ve sagital plan (multiplanar) manyetik görüntüleme sekanslarının önemi ve doğru tanıda gerekliliği görüldü. Kitle dev özefagial fibrolipom tanısı aldı.
A 44-year-old woman presented to our hospital with progressive dysphagia and weight loss of 1 year. CT scan showed a large mass consisting of fatty tissue anterior to the thoracic vertebra. The differential diagnosis involved esophageal lipoma, tumor, and paraesophageal herniation. Axial CT images are not appropriate for precise detection of the continuity. However coronal or sagittal plane MR images are reliable for this purpose. Thus, multiple plane imaging is very important and necessary for correct diagnosis. The mass was diagnosed as giant fibrolipoma of the esophagus

11.Solid Pseudopapillary Tumor of Pancreas: Report of Three Cases
Köksal Öner, Orhan Kozak, Öner Menteş, Taner Yiğit, Turgut Tufan, Yıldırım Karslıoğlu, Zafer Kılbaş
Pages 354 - 358
Pankreas dokusunda solid psödopapiller tümör, oldukça nadir görülen, düşük derece malignite potansiyeline sahip, genç erişkin kadınları tutma eğilimi gösteren bir pankreas tümörüdür. Ameliyat öncesi dönemde kesin tanıyı koymak ve pankreas kanserlerinden ayırıcı tanısını yapmak güçtür. Yakın zamanda solid psödopapiller tümörlü olgu sayısında artış olmakla birlikte patogenesi ve aşikar terapötik yaklaşımı hala belirsizdir. Bu çalışmada, üç olgu nedeniyle pankreas dokusunda belirlenen solid psödopapiller tümörlerin klinik ve patolojik özelliklerini ve cerrahi tedavinin etkinliğini tanımlamayı amaçladık.
Solid pseudopapillary tumor of pancreas is a very rare, low-grade malignant tumor of pancreas and it has a tendency of affecting young women. In the preoperative period, it is difficult both to diagnose and to differentiate it from the pancreatic cancers. Recently, there has been a steady increase in the number of solid pseudopapillary tumors of pancreas, but still, the pathogenesis and apparent therapeutic algorithm remain unclear. In the present study, we aimed to define the clinicopathological characterictics of solid pseudopapillary tumor and the effects of surgical intervention via three cases.

12.Acute Respiratory Insufficiency of Hypersensitivity Pneumonic Origin: Bird–Feeder Disease
Ayşe Funda Islamoğlu, Coşkun Araz, Kudret Ekiz, Nedim Çekmen, Özcan Erdemli
Pages 359 - 363
Hipersevsensitivite pnömonisi; antijenik materyallerin inhalasyonu sonucu gelişen akciğer hastalığıdır. Sigara içme, uzun yıllardır kuş besleme ve nefes darlığı hikayesi olan 53 yaşında erkek olgu, ateş, öksürük şikayetleriyle hastaneye başvurdu. Gelişen solunum yetmezliği üzerine tedavide mekanik ventilasyon, nonspesifik antibiyotik ve inhaler streoid başlandı. Olgu, kuşlarla uzun süreli temas hikayesinin olması, klinik tablonun hipersensitivite pnömonisinin alt grubu olan kuş besleyicisi hastalığı ile uyumlu olması, ayırıcı tanıda akla gelen diğer etkenlerin laboratuvar bulgularıyla ekarte edilmesi ve nadir görülen bir hastalık olması nedenleri ile sunuldu.
Hypersensitivity pneumonia is a condition that defines hypersensitivity reaction in the lungs of the sensitive individuals with various inhaled antigens. The male patient at the age of 53 and who has the history of smoking, feeding birds for long years and the complaints of coughing, fever and dyspnea admitted to hospital. Due to respiratory failure, mechanical ventilation, non-specific antibiotic therapy and steroid inhalation were applied. We thought of publishing this case report as the patient had been feeding birds for a long time, the clinical charts were similar to the one of the Bird-Feeder Disease that was a rarely seen disease.

13.An Arachnoidal Cystoperitoneal Shunt Catheter Which Protruded Via Anus and Caused Subdural Empyema After Colonic Perforation: A Rare Complication
Boran Urfalı, Bülent Akçora, Gökhan Akdemir, Gökhan Çavuş, Özge Eriş, Yurdal Serarslan
Pages 364 - 368
Ventriküloperitoneal (VP) ve kistoperitoneal (KP) şant uygulaması, beyin omurilik sıvısının periton boşluğuna akışını sağlayan ve hidrosefali tadavisinde yaygın olarak kullanılan cerrahi bir yöntemdir. Güvenli ve etkili bir yöntem olmalarına rağmen nadiren, kolon perforasyonunun da içinde yer aldığı çeşitli batın içi komplikasyonlara neden olabilirler. Şantın neden olduğu kolon perforasyonu, peritonit ve/veya assendan intrakranial enfeksiyonlar nedeniyle mortalite ve morbititesi yüksek olan, nadir bir komplikasyondur. Burada, kolon perforayonu sonrasında oluşan subdural abse nedeniyle hemiparazi sekeli gelişen bir çocuk hasta sunulmuştur.
Ventriculoperitoneal (VP) and cystoperitoneal (CP) shunt insertion are common surgical treatment methods for hydrocephalus which allow the drainage of cerebrospinal fluid (CSF) into the peritoneal cavity. Although these procedures are safe and effective, they may lead to various intraabdominal complications including colonic perforation. Shunt related colonic perforations have high mortality and morbidity rate because of peritonitis and/or retrograde intracranial infections. We presented here a child who developed hemiparesis due to subdural abscess after colonic perforation.

REVIEW
14.A Concise Review: Antioxidant Effects and Bioactive Constituents of Grape
Aysun Çetin, Osman Sağdıç
Pages 369 - 375
Bütün dünyada yaygın olarak en çok tüketilen meyvelerden biri olan üzüm (Vitis Vinifera) flavanoidler, polifenoller, antosiyaninler ve stilben derivesi rezveratrol gibi pekçok biyoaktif bileşeni içermektedir. Özellikle üzüm çekirdeği ve kabuğu gibi üzüm özütlerinin kardioprotektif hepatoprotektif,nöroprotektif etkilerinin yanısıra antioksidan, antikarsinojenik, antimikrobiyal antiviral, antiaging, antiinflamatuar, antidiyabetik aktivitelerinin olduğu yapılan bilimsel çalışmalar ile gösterilmiştir. Bulgular hastalıklardan korunmada ve tedavide üzümün insan sağlığı için faydalı olduğunu doğrulamaktadır. Bu derlemede üzüm ve biyoaktif bileşenlerinin antioksidan etkilerine odaklanılmıştır
Grape (Vitis Vinifera), one of the most widely consumed fruit worldwide, contain many bioactive constituents including flavonoids, polyphenols,anthocyanins and stibene derivatives resveratrol. Scientific studies have shown that grape extracts especially grape seed and skin have biological and therapeutic effects such as antioxidative, anticarcinogenic, antimicrobial, antiviral, antiaging, antiinflammatory, antidiabetic activities as well as having cardioprotective, hepatoprotective and neuroprotective effects. These results confirm that grapes widely accepted as benefical for human health to treat and prevent from diseases. This review focuses on the bioactive components and antioxidative effects of grape.

LETTER TO THE EDITOR
15.A case of heliotrope rash associated with acetylsalicylic acid
Hasan Kahveci, Handan Alp, Mehmet Fatih Orhan, Mustafa Buyukavci
Pages 376 - 377
Abstract | Full Text PDF

LookUs & Online Makale